Kayıt Ol

Ernie Watts ile Söyleşi

Çarşamba, 24 Haziran 2015 07:54 Saksafon
(0 oy)

" İnsan sesinin esnekliğine, sıcaklığına ulaşmaya çalışıyorum.Saksofon şarkı söyleyen insan gibidir" diyor Ernie Watts. 1960'lardan bu yana tenor saksofonuyla anlattığı öyküler üç kuşağın cazcılarını etkiledi, ona iki Grammy ödülü kazandırdı. Bu arada Rolling Stones, Frank Zappa, Paul McCartney gibi rock ve popçulara eşlik etti.

1980'lerde Charlie Haden'ın Quartet West'iyle derin sulara yönelen Ernie Watts, bir yandan da kendi dörtlüsüyle birbiri ardına albüm yayımlıyor. İstanbul Jazz Center'da dört konser vermek üzere 21 Mart'ta Türkiye'ye geliyor. Amerika'da konser turnesini sürdüren 62 yaşındaki müzikçiyi önceki hafta, Nebraska'daki bir otel odasında yakaladık.  

 İki ay önce Michael Brecker'ın ölümü nedeniyle New York Times'ta yayımlanan anma yazısında, Dexter Gordon ve John Coltrane'le birlikte başlıca üç esin kaynağından biri olduğunuz belirtilmişti. Brecker yakın dostunuzdu, yazıyı okurken neler hissettiniz?

- İyi arkadaşımdı. Büyük, gerçekten büyük bir saksofoncuydu. Onu çok özleyeceğim. Aynı müzikçileri dinlerdik, aynı ustalardan etkilendik, birçok ortak özelliğimiz vardı. İkimiz de kendimizi geliştirmeye çalışıyorduk tüm gücümüzle. Benim en büyük esin kaynağım Cannonball Adderley ve John Coltrane'di. Michael'ı dinlerken benim gibi çaldığı bazı bölümleri algılıyordum. Bunun nedeni ikimizin de Coltrane'den etkilenmemiz. Geçmişimiz birbirine benzer.

Saksofonda devrim yapan büyük ustaların çoğunun farklı enstrümanları da çaldığı, bu birikimle saksofon tekniğini geliştirdiği söylenir. Çello, piyano çalan Coleman Hawkins, klarnet ve trompet çalan Benny Carter örnek verilir. Tenor saksofonda sizinle özdeşleşen özgün tınıda, korangle, obua, klarnet çalmanızın etkisi oldu mu sizce?

- Müzikçinin geçmişteki birikimi, tecrübesi çoğaldıkça seçtiği enstrümandaki yaratıcılığı da artar. Flüt çalıyordum. Ardından Berklee Koleji'nde obua, korangle eğitimi aldım. Bu bana saksofona farklı bir bakış açısıyla yaklaşma imkanı verdi. Bu çalgıların tekniklerinde ortak yönler var. Nefes alma, aranan sesi elde etme yöntemleri gibi. Dolayısıyla farklı enstrümanlardaki yaklaşım birbirini etkiliyor. Hepsi büyük bir resmin parçaları. Saksofonda obua, korangle tonlarını aramak yerine insan sesinin esnekliğine, sıcaklığına, yalınlığına ulaşmaya çalışıyorum. Zaten saksofonun tınısı frekans açısından insan sesine çok yakındır. Benim için bir tür vokal enstrüman gibidir.

"Coltrane’i 10 dakikadan fazla dinlemek zor."

Kuşağınızdaki birçok cazcı avandgarde, deneysel çalışmalara yönelirken neden siz folk etkileşimli, öyküler anlatan bir müzik dilini tercih ettiniz?

- O dönemde üretilen tüm müzikleri dinledim. Sonra kendime sordum: Bir müzikçinin amacı ne olmalı? Cevap şuydu: Dünyada güzellik yaratmak. Dinleyicinin severek dinleyeceği bir güzellik. Bu nedenle melodik açıdan kendimi geliştirmeye, saksofonu bu bakışla çalmaya çalıştım. Folk ve medolik yapısı güçlü ezgileri dinledim, bunlardan etkilendim. Charlie Haden'la bu türden çalışmalar yaptık. Bununla birlikte avantgarde müziği severim. Bana öyle geliyor ki en önemlisi denge kurmak. Melodik ve çok güzel bir parça çalarsın, ardından avantgarde bir eser sunarsın. Farklı renkler, tonlardan, üsluplardan, yaklaşımlardan geçersin. Hayatım boyunca Coltrane hayranıydım. Avantgarde çalışmalarını 10 dakikadan fazla dinleyemiyorum. Çünkü çok yoğun. Bunu dengelemek için başka şeyler dinlemem gerekiyor. Bunun için denge çok önemli. Hayatın roman gibi bölümlerden ibaret olduğunu söylüyorsunuz. Geri dönüp baktığınızda, hayatınızın bir önceki bölümü, rockçularla çalıştığınız günler, bir kazanç mıydı, kayıp mı? - Yaşanan hiçbir şey boşa gitmez. Geçmiş tecrübeler geleceği yaratır. Bugün, geçmiş tecrübelerin birikimidir. Blues, rock, pop gruplarıyla çalmam müzikte tam olarak ne yapmak istediğime karar vermemde çok yardımcı oldu. Bir yandan yaşıyor, diğer yandan gelecekle ilgili seçim yapıyorsun. Hayatımın bahsettiğim dönemi de benim açımdan gayet zenginleştirici bir deneyimdi.

Stadyumda yüzbinlere çalmak çok az cazcıya nasip oluyor. Bu tecrübe özgüveninizi etkiledi mi?

- Yüzbinlerce kişinin izlediği stadyum konserlerinde çaldım. Kulüplerde beş, on kişilik topluluklara çaldım. İkisinde de müziğime elimden gelen tüm enerjiyi yüklemeye çalıştım. Sahne korkusu yaşamadım hiç. Heyecanlandığım, endişelendiğim, sahne korkusu yaşadığım tek durum, saksofon ve orkestra için yazılan bir eseri tek provayla seslendirmek zorunda kalmak. Bunun dışında sahnede kendimi hep çok rahat hissetmişimdir.

"Bazısı yaşlandıkça değişir, bazısı hiç değişmez."

Quartet West tecrübesinin hayatınızda bir dönüm noktası olduğunu söylüyor eleştirmenler. Haden'la karşılaşmasaydınız, birlikte çalışmasaydınız ne eksilirdi bugünkü Ernie Watts'ın müziğinden?

- Böylesine güzel, büyülü, medolik müzikle dünyayı dolaşmak harikaydı. Charlie Haden, Alan Broadbent gibi müzikçilerle tanışmamış, birlikte çalmamış olmayı düşünemiyorum bile. Enerjiyi odaklama, müziği yoğunlaştırma, müziğin rotasını saptama açısından önemli bir deneyimdi.

Bir mucize olsa, 1965'teki genç Ernie Watts'la karşılaşsanız ne öğüt verirdiniz?

- Hedefe odaklan, yoldan çıkma, egzersiz yap, hayatınla ilgili seçim yaparken kalbinin sesini dinle. Herşey yolunda gidecek, emin ol, derdim.

Sololarda nota tasarrufu, müzik yapısında sadelik gibi bilgece öğütler vermez miydiniz?

- John Coltrane ile Miles Davis çalarken, Coltrane çok az nota üflerdi, herbiri harkuladeydi. Miles ise binlerce nota üflerdi. Yine herbiri harkuladeydi. Bence önemli olan enerjiyi odaklamayı bilmek, müzik sevgisine sahip olmak. Ne kadar nota kullandığınızdan çok, içerikte ulaştığınız düzey önemli. Nicelik değil, ulaştığınız iletişim düzeyi önemli. Kimi birkaç, kimi kucak dolusu notayla bunu yapıyor. Bazı müzikçiler yaşlandıkça temposunu düşürüyor, daha az notayla, daha sade müzik yapıyor. Bazıları aynen devam ediyor. Değişimin nedeni yaşlanmaları değil, müziği öğrenmeleri, kendilerini tanımaları.

Bayrağı devredeceğiniz, benzer ruh halini taşıyan gençler var mı çevrenizde?

- Chris Pattern hakika bir müzikçi. Benim kuşağımdan Joe Lovano. Tabii ki Joshua Redman... Dev plak firmaları bile birbiri ardına birleşirken, küçük firmaların soluğu kesilirken bir plak firması kurdunuz. İşler nasıl gidiyor, sevimli ismi için ilham kaynağınız neydi? - Yıllar önce küçük bir plak firması kurmayı adını Flying Dolphin koymayı hayal etmiştim. Çünkü hayvanları, yunusları seviyorum. Sudan çıktıklarında uçtukları duygusuna kapılırsınız. Balık değil, memeli canlı ve çok zeki. Plak firmasını ödün vermeden, istediğimi çalmak için kurdum. İnandığım yolda yürüyorum. İnandığını yapınca, kalbinin sesini dinleyince, cesur davranınca başarılı oluyor insan. Bu açıdan plak firması iyi gidiyor.

"Cazda şipşak dahi çıkmaz, ustalık birikim ister."

Röportajlarda, binbir zorlukla annenizin bulduğu plakları dinleyerek, onlara eşlik ederek saksofonu ve cazı öğrendiğinizi söylüyorsunuz. O günlerde plak define gibiydi, radyoda istediğiniz plaklar pek sık çalınmazdı, nota, metod bulmak zordu. Fakat bugünün gençleri internet başında herşeye kolayca erişme imkanına sahip. You Tube'de elektro gitarla rock stilinde Bach çalan Singapurlu bir dahi çocuk çıkıyor, tüm dünya onu konuşuyor, New York Times'ın haberlerinde 12 yaşında 10 senfoni besteleyen genç klasikçiye rastlıyoruz ama cazda neredeyse hiç genç dahi çıkmıyor. Cazın geleceğinden umutlu musunuz?

- Internette her tür müziğe kolayca ulaşabilir, dinleyebilirsiniz. Bu, dinlediğinizi özümsemeyi başardığınız anlamına gelmez. Yıllar boyunca birçok farklı ustayı dinleyip, inceleyip, onlar gibi çalıp günün birinde farklı bir noktaya ulaşır cazcı. Kendine sorar: "John Coltrane, Cannonball Adderley, Joe Handerson'ın nasıl çaldığını artık biliyorum. Onları özümsedim. Peki ben ne düşünüyorum, tüm bunların içinde ben kimim, söyleyecek neyim var, sesim nerede?" İşte müzikçi bu aşamada kişiliğini bulmaya başlar. Cazcının bu süreci yaşaması gerekir. Cazda herkes kişiliğinden ödün vermeden, içinden geleni çalabilir. En önemli özelliğidir bu cazın. Kendi dilini konuşmakta, kendi şarkısını söylemekte özgürdür. Klasik yorumcu, Bach, Beethoven, Mozart gibi büyük klasik bestecileri çalarken onların notalarını yorumlamak zorunda. İçine sevgisini koyabilir ancak. Cazcı kendi sözcük dağarcığını, müziğini o anda yaratır. O güne kadar dinlediği plakların, okuduğu kitapların, birlikte çaldığı diğer müzikçilerden öğrendikleri ışığında kendi müziğini o anda yaratır. Bach'ın, Beethoven'in notalarına ihtiyacı yoktur. Kendi sesi dökülür enstrümanından. Ve bu düzeye erişmek zaman ister. 22 yaşındaki yetenekli genç müzikçiden tüm etkilerden bir anda kurtulup, olgunluğa ulaşıp, kendi sesini yaratmasını bekleyemeyiz. Bazen 40 yıl alır bu süreç. "Ben kimim, benim sesim nasıl olmalı" sorusunu sorduğumda 37 yaşındaydım... Çok zor bir süreç değildi benim için. Eğer müzik aşkı varsa genç müzikçinin ruhunda plak dinlemek, analiz etmek, plağın üstüne çalıp egzersiz yapmak, sonra ustalarla çalmak başlıbaşına bir zevktir.

"Cazcının milleti olmaz, önemli olan kişilik."

Hayatınızın gelecek "bölümü"nde öncelikleriniz neler?

- Elimden geldiğince öğrenmek, enstrümanım üstüne çalışmak, yorumcu olarak özgürce çalacağım, duyarlığımı geliştirecek, bilincimi artıracak koşullar yaratmak. Hayatım yettiğince ensrümanımı elimden bırakmamak iyi bir müzikçi ve bu dünyada iyi bir insan olmak. Müzik yardımıyla hayatın tadını çıkarmak.

Klasik müzikle aranız nasıl?

- Doğduğum kentte caz okulu yoktu. Saksofona klasik müzik eğitimiyle başladım. Bach, Beethoven uyarlamalarını çalıyordum. Ardından emprovizasyonlara başladım. Sonra annemin getirdiği Dave Brubeck, Paul Desmond plaklarına eşlik ederek caza gönül verdim. Ardından Coltrane, Parker plakları geldi. Coltrane'e odaklandım. Müziğimde klasik tekniklerden, armonilerden etkilenmekle birlikte caz alanında kalmayı tercih ediyorum.

Son 15 yılda birçok kez Türkiye'ye geldiniz. Türk cazcılarla çaldınız mı hiç, dikkatinizi çeken genç müzikçi oldu mu?

- Ne yazık ki birlikte çalma fırsatım olmadı. Birçok CD aldım, dinledim. Aralarında ilginç bulduklarım oldu. Fakat isim hatırlamıyorum.

İstanbul'a geleceğiniz dörtlüde Alman müzikçiler ağırlıkta. Avrupa cazına sizi çeken nedir? Bu grupla ne kadar zamandır birlikte çalışıyorsunuz?

- Yedi yıldır piyanist Christof Saenger, basçı Rudi Engel, davulcu Heinrich Koebberling'le birlikte çalıyorum. Flying Dolphin Records'dan iki CD'miz yayımlandı: "Alive", "Spirit Song." Ekim ayında Köln'de bir albüm kaydettik. "Analog Man" piyasaya yeni çıktı. Gayet verimli, iç enerjisi yüksek bir dörtlü. Önceleri Saenger'le ikili çalmıştık. Ardından diğer iki üye katıldı. Üçünün duyarlılığı, üslupları bana çok yakın. Müzik bir takım işi. Benim yaklaşımıma verdikleri tepki de çok önemli. Aramızdaki müzikal iletişim çok iyi, aile sıcaklığını taşıyan bir beraberlik bu. Ulus, coğrafya değil, müzikçilerin kişiliklerini bulmuş olması çok önemli.

Okunma 1211 defa Son Düzenlenme Çarşamba, 24 Haziran 2015 08:00
Submit to DeliciousSubmit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn
Cavit Külebi

Saksafon tutkusu ilk günkü gibi devam etmektedir.

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

Layouts
Colors