Kayıt Ol

Neşet Ruacan ile Söyleşi

Cumartesi, 31 Ekim 2015 08:17 Caz Sanatçıları
(0 oy)

"Caz ölüyle sohbet değildir."

Türk cazının gitarlı bilgesi Neşet Ruacan, sahnede 48 yılı geride bıraktı. Bu sürede Norveç’ten ABD’ye pek çok ülke gezdi, ünlü isimlerle çaldı, övgüler aldı, öğrenciler yetiştirdi. Fakat henüz bir albümü yayımlanmadı. Konserleri, gönüllü öğretmenliği ve caz misyonerliğini sürdürüyor. “Şans meleği hep omzumdaydı, fakat mahcubiyetimin kurbanı oldu” diyor.

İlk kez ne zaman “İyi ki Türkiye’de doğmuşum, cazı seçmişim” dediğinizi hatırlıyor musunuz?
- İnsan ilişkilerinde incelik ve derinlik benim için önemli kavramlar. İletişimde mecaza, nükteye, çağrışıma, çok katmanlı anlamlandırmaya önem veren bir kültürde doğmak şans. Bunu 40’lı yaşlarımda fark ettim. Klasik Türk Müziği’nin eski eserlerinde de görürsünüz bu derinliği. Fakat günümüzde yerini popüler kültürün sığlığına bırakıyor. Espriler bile sığlaştı. Gençlik yıllarımda ünlü bir avukat olan amcam Asım Ruacan yılda birkaç kez Ankara’dan İstanbul’a gelir, birkaç gün bizde kalırdı. Yaptığı esprileri, kardeşim Nükhet’le, o gittikten birkaç gün sonra çözebilirdik... Cazın arzu ettiğim iletişim biçimi olduğunu da genç yaşlarda fark ettim. 25-26 yaşında, iyi geçen konserlerden sonra akşam eve sevincimden uçarak giderdim... Cazın Amerika’daki altın çağına da yakından tanık olmak isterdim tabii... Bunun için 1920’de Chicago ya da New York’ta doğmam, 1950’lerde 20 yaşında bu şehirlerin caz kulüplerinde bulunmam gerekirdi...

İlk iyi caz gitarına ne zaman sahip oldunuz?
- Bu açıdan çok şanslıydım. 1967’de, kız arkadaşımla İngiltere’ye gittik. 19 yaşındaydım. Hayalim Gibson marka gitar almaktı. Londra’da Charing Cross Road’daki Selmer’ın vitrininde Barney Kessel model Gibson’ı gördüm, büyülendim. Buna param yetmiyordu. Akşamları gidip vitrinde seyrediyordum. Daha ucuzunu alıp İstanbul’a döndüm. Bir hafta sonra bir arkadaşım telefon etti. Hilton’da sahneye çıkan bir gitarcının elindeki enstrümanı mutlaka görmem gerektiğini söyledi. Barney Kessel model bir gitardı bu. Sohbet sırasında kendisine çok büyük geldiğini, değiştirmek istediğini söyledi. Kendi gitarımdan bahsettim. Ertesi gün denedi, sevdi. Gitarlarımızı değiştirdik, üstüne para da almadı...

Müzik serüveninizde şans meleği hep omzunuzda mıydı, yoksa bu ilk ve son ziyareti mi oldu?
- Yerini sevdi sanıyorum. Hep omzumdaydı. Ama çoğu zaman meleğim mahcubiyetimin kurbanı oldu... Yeni girdiğim bir ortamda kendimi yabancı hissedersem hemen ortadan kaybolurum. Dostlarım varsa yakınımda, o zaman çok rahatımdır... Kendimi rahat hissetmediğim ortamlarda karşıma çıkan fırsatları dikkate almam.

1964’te elinde gitarıyla konsere koşan genç Neşet Ruacan şimdi karşınıza çıksa ona hangi tavsiyede bulunurdunuz?
- Yoluna devam et, derdim... Sigarayı bırakmasını tavsiye ederdim. Bunun dışında söyleyebileceğim bir şey yok... Cazı öğrenmek, iyi çalmak için elimden gelen her şeyi yaptım, yeni çıkan kitapları okudum, ustaları dinledim, çalıştım...

Caz, kişiliğinizi ya da hayata bakışınızı etkiledi mi, örneğin rock çalsaydınız kişiliğinizde önemli bir fark olur muydu?
- Kuşkusuz farklı bir kişiliğe sahip olurdum. Bu kadar dingin olmazdım, kendi dünyamda mutlu olamazdım. Caz çalmak insana karşısındakini dikkatli dinlemeyi, söz hakkına saygı duymayı ve takım oyununu öğretir. Kişiyi demokratlaştırır. Ayrıca cazcı kendi müziğini yapar; doğaçlamada hislerini o anda ortaya döken yegane müzikçidir. Ben hem müzikte hem de günlük hayatımda spontanlığı severim. Herkesin spontan olabileceği bir hayat biçimini savunurum. Caz insana yeniliklere çok hızlı uyum sağlamasını öğretir. 17 yaşında bir genç caz topluluğunda maharetini sergileyip, yarının sesi olabilir. Bu açıdan caz, yarına hazırlanan toplumlara, kurumlara da kılavuzdur.

Bilgeleştirici etkisi var mı?
- Çevremdekiler beni nasıl değerlendiriyor bilmiyorum, fakat benim için büyük ustalar hep birer ermişti. 19 yaşında, yastığımın altında Charlie Parker’ın fotoğrafıyla uyurdum. John Coltraine, Beny Goldman birer ermişti. Sonra ermiş olmaktan hiç hoşlanmayan Miles Davis gibiler çıktı sahneye. Popçu gibi davrandılar, cazcılar da gökyüzünden yere indi...

Amerika yıllarında yakaladığınız en büyük fırsat neydi?
- Amerika’da Juilliard’ın kurslarında Janosky’nin öğrencisi oldum. Jerry Bergonzi’den özel dersler aldım. Öğrenmek istediklerimi belirleyip derslere gittiğim için her ikisi de benim için çok yararlı oldu.

Amerika’da kaçırdığınız en büyük balık?
- O kadar çok balık kaçırdım ki! 18 yaşında Manhattan Broaders topluluğundan teklif almıştım, çok küçüktüm, korktum ve gitmedim... Salena Jones, İngiltere’ye davet etmişti. Türkiye’ye geldiğinde Gloria Gaynor’dan teklif almıştım... Yanımda arkadaşlarım yoktu, tek başıma cesaret edemedim...

Gitarda kendi sesinizi bulmanız ne kadar zamanınızı aldı?
- Geçmişin amatör kayıtlarını dinlediğimde 25 yaşında kendi sesimi bulduğumu görüyorum.

40 yıl süreçte icra ve müziğe bakışınızda en büyük değişim hangi noktalarda yaşandı?
- Hâlâ müzikte arzuladığım akışkanlığa ulaşmaya çalışıyorum. John Coltrane gibi 7-8 notayı bir arada, tek notaymış gibi sunmak yüksek teknik, deneyim gerektiriyor. Bunu etüd, basit arpej gibi duyurmadan yapma çabasındayım. Bunun dışında hâlâ balad çalmayı çok seviyorum...

Yılların tecrübesi, mükemmellik arayışı sizi emprovizasyondan besteye yöneltti mi?
- Bence beste, iyi bir ressamın tuvalde çalışmaya başlamadan önce yaptığı eskiz gibi olmalı. Bu eskiz çok güzel sololara imkân sağlamalı. Caz sahnede anında yaratılmalı.

Sizce iyi caz nasıl olmalı?
- 1950’lerin Art Blakey Sekizlisi, Bill Evans Üçlüsü’nü dinlerken şunu görürsünüz: Bir melodi vardır. Bu hep birlikte çalınır, sonra her enstrüman solo yapar. Parçaların armonik derinliği, zenginliği vardır. Müzisyenler şablonlarla çalmaz. Eşlikte bile yeni arayışlar içindedir. İşte buna iyi caz denir. Japon icadı bir makineyle yapılan müzik benim için caz değildir. Çünkü caz, grup içinde bir sohbettir, makine insan gibi konuşamaz; ölüyle sohbet caz olamaz. İnsanlar da ölü taklidi yapabilir. Örneğin dünün müziğini aynen çalıyorsa... Pek çok cazcı evde hazırladıklarını, ezberlediklerini çalar sahnede. Kendini açmaz. Bu da iletişimi bozar, caz ortadan kaybolur...

Etno caz, caz rock, funk, fussion gibi akımlara ne diyorsunuz?
- Caza farklı müzik kategorilerinden yeni dinleyici kazandırması açısından yararlı. Fakat bu dinleyiciler cazı anlamaya çok uzak noktalardan başlıyor. İlk tanıştığı müziği aşıp gerçek caza ulaşması zor, kimi zaman imkânsız...   

Günümüzde albüm kaydetmek, internetten yayımlamak çok kolay. Neden bir albüm yapmadınız şimdiye kadar?
- Evde stüdyom var. Ayrıca Fatih Erkoç’un stüdyosunda da kaydedebilirdim. Fakat ben dinleyicinin olmadığı ortamda yapılan kayıtları ölü buluyorum. Konserde kaydedilmeli. Ne yazık ki arşivimde iyi konser kayıtlarım yok...

Büyük orkestralar eşliğinde mi, yoksa küçük gruplarla mı çalmayı seviyorsunuz?
- Küçük grupları tercih ediyorum. En fazla altılı olabilir. Grup daha da büyüyünce iletişim azalıyor. Çok iyi düzenlemeler yazılması gerekiyor.

Hayal üçlünüz?
- Standards Üçlüsü’yle (Keith Jarrett  Trio) çalmak isterdim. Çok yüksek düzeyde, yoğun bir iletişim var bu üçlüde...

Caz açısından iki önemli kurumsal girişimin içindeydiniz, fakat her ikisi de hüsranla sona erdi. Bilgi Üniversitesi Caz Bölümü ve TRT Caz Orkestrası Türk cazına ne kazandırdı?
- Türkiye’den kişisel çabalarla iyi cazcılar çıkıyordu. Tıkanıklık yaşanıyordu. 1997’de Bilgi Üniversitesi’nde kurduğumuz caz bölümü bu tıkanıklığı açtı, çok yetenekli gençler yetiştirdi. Bugün bu isimlerle gurur duyuyoruz. 10 yıl daha devam etseydi büyük ve kalıcı bir dönüşüme yol açabilirdi... TRT Caz Orkestrası ise önemli bir girişimdi, iyi bir örnek teşkil etti. Ne yazık ki yeterince aktif olamadı, yurtdışında sesini duyurması için destek sağlanmadı.

Hrant Lusigyan’dan bu yana Türk cazının gelişimine tanık oldunuz. Bugün uluslararası düzeyde bakıldığında Türk cazının en büyük kazanımı nedir, gelecek adına size ne umut veriyor?
- Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’nda yetiştirilen çok yetenekli gençler cazda önemli arayışlara girişti. Bu bana umut veriyor, beni sevindiriyor. Cazcı gençlerse sadece virtüöziteyle yetinmiyor, müziklerini tanıtmak için de çaba sarfediyor. Projelerini, kariyerlerini çok iyi planlıyorlar. Bizim kuşağımızdan daha yırtıcılar. Bu da uluslararası platformda şanslarını artırıyor.

Sahnede tekrar yaşamak isteyeceğiniz üç akşam?
- 1975’te İstanbul’daki Şan Sineması’nda Süheyl Denizci, Selçuk Sun, Erol Pekçan’la verdiğimiz konser... Bir de Amerika’ya gittiğimde ünlü caz programcısı Willis Conover’ın evinde benim için parti verdiği akşam... Gitarcı Gene Bertoncini’yle çalmıştım... Bu ikisini hiç unutamam. Bunun dışında Nardis, Living Room gibi kulüplerde sayısız güzel akşam yaşadım. Tanıdık mekânlarda kendimi güvende hissettiğimde, müziğin kalitesi de artıyor, mutlu oluyorum.

70’e ulaşmadan yapmak istediğiniz neler var?
- Tek isteğim yaşamıma bugünkü gibi devam edebilmek. Yeter ki müzik yapabileyim. TRT’de görev yaparken yurtdışında dilediğimce konser veremiyordum. Şimdi Almanya, Polonya’yla başlayıp Avrupa’da daha fazla konser verebileceğim. Dileğim bunun gerçekleşmesi.

Neşet Ruacan (64), müzisyen olmak isteyen bir piyade albayının oğlu. Çocukluğu İstanbul’un Moda semtinde geçti. İlk çalgısı mızıkaydı. 10 yaşında klasik gitara başladı. Özel dersler aldı. Adnan Benk, Şadan Çaylıgil gibi Modalı entelektüellerin desteğiyle bilgisini geliştirdi. Klasik gitarı elektro gitar izledi. 1964’te üç arkadaşıyla Vahşi Kediler grubunu kurdu. Pop grubunun üyelerinden biri de gazeteci Arda Uskan’dı. Şerif Yüzbaşıoğlu, Süheyl Denizci’nin dans orkestralarında çalıştı. Ayhan Yünkuş’un etkisiyle caza yöneldi. Barney Kessel, Jimm Hall’un albümlerini analiz ederek kendini geliştirdi. Kardeşi Nilüfer Ruacan’ı da caz şarkıcısı olması için teşvik etti. Türkiye’ye gelen Ertha Kitt, Salena Jones gibi caz şarkıcılarına eşlik etti. Piyanist Emin Fındıkoğlu’ya İsveç ve Norveç’teki caz kulüplerinde çaldı. 1978’de Boston’daki Berklee’ye burslu kabul edildi. Buradaki eğitimi yetersiz bulunca Juillard Akademisi’nde besteci Vincent Persichetti’den ders alma umuduyla New York’a gitti. Okulun özel kurslarına katıldı. Bu arada caz piyanisti Nilüfer Verdi’yle evlendi. 1983’te Türkiye’ye döndü. TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası’na katıldı. Türkiye’ye gelen Herbie Hancock, John Ormond, Nathan Davies, Woody Williams gibi müzikçilerle çaldı. Oğlu Nedim Ruacan (33) da caz davulcusu. Müzikten sonra en büyük tutkusu deniz.  (Serhan Yedig  / 8 Temmuz 2015 / Hürriyet)

Okunma 1376 defa Son Düzenlenme Cumartesi, 31 Ekim 2015 16:58
Submit to DeliciousSubmit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn
Hale Sarar

Caz müziğine olan tutkusu hayatında ayrı bir yere sahiptir. Caza gönül vermiş günümüz kadınlarının sesini duyurmak için çalışmalarına devam etmektedir.

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

Layouts
Colors