Kayıt Ol

Burak Bedikyan ile Söyleşi

Perşembe, 17 Eylül 2015 18:54 Caz Sanatçıları
(0 oy)

Müzikal yaşamınızın ilk anlarını hatırlıyor musunuz? Mesela sizde iz bırakan ilk şarkıyı ya da müzisyeni ya da albümü?
Müziğin algı alanıma girmeye başlamasına dair ilk anılarımı soruyorsanız buna cevabım evde annemin babamın gitarı eşliğinde söyledigi İngilizce ve Fransızca sözlü pop/folk şarkıları olur.

Bir de henüz çok küçükken yine annemin bana söylediği Fransızca Noel şarkıları... Bu sarkıların kaynağını esasen ailemin mütevazi fakat hayli çeşitli müzik arşivi oluşturur. Kulağıma takılan ilk müzikler The Beatles, Elvis Presley, Cat Stevens, Joan Baez, Cliff Richards, Bill Haley, Gilbert Becaud, Charles Aznavour, Bee Gees, The Shadows, Ray Charles gibi isimlerin plak veya kasetlerinden yayılan tınılardı. Bir de dinlerken büyük huzur duyduğum derleme bir Arthur Rubinstein kasetim vardı. Chopin’in solo piyano eserlerinden olusan seçkiyi sürekli walkman’imde tutar, özellikle geceleri uykudan önce huşu içinde dinlerdim.   

Bende iz bırakan çok spesifik bir ilk şarkı veya albüm aklımda canlanmadı fakat sanırım Beatles gerçek anlamda hayranı olduğum ilk topluluk olmuştu çocukluk yıllarımda. Okul öncesi çağda, ardından ilk ve orta öğrenim döneminde belirleyici/etkileyici olan haliyle ebeveynlerin müzik zevki ve alışkanlıkları olduğu için düşündükçe aklıma gelen şarkılar hep daha evvel bahsettiğim Amerikan Folk (Country) veya Fransız Folk (Chanson) geleneğinde örnekler oluyor.

Cazı bir meslek olarak seçmeye nasıl karar verdiniz? Bu kararınızı sorguladığınız oluyor mu?
Genelinde müziği veya özelinde cazı meslek olarak değerlendirme ve bu değerlendirme sonucunda bir seçimde bulunmak şeklinde bir yol izlemedim açıkçası. Müzikle ilk karşılaşmalarımda, kendi doğamın gösterdiği refleksler açısından şanslı bir çocuk olduğumu varsayıyorum. Öyle ki ortaokul çağına geldiğimde çocukluktan gençliğe doğru yol alırken müziğe duydugum ilgi ve merak duyusal ve zihinsel gelişimimin paralelinde seyretti. Tamamen amatör düzeyde dahi olsa ailemin teşviki, daha doğrusu “zoruyla” almaya başladığım klasik piyano derslerinin de müzikal algı ve duyum açısından olduğu kadar “Estetik”e dair normlarımın şekillenip gelişmesinde olumlu rol oynadığını düşünüyorum. Bu süreçte evimizde dinlenen bazı müzikler başlangıçta “kakofonik” bir etki bırakırken, zaman içerisinde aynı veya benzer örnekler beni cezbetmeye basladı. Mesela; Deep Purple, Jethro Tull, Yes ve özellikle King Crimson gibi grupların müzikleri artık sadece heyecan verici olmanın ötesinde yapısal, mekanik hatta analitik planda da merak uyandırmaya başlamıştı. Neticede müzigin büyüsü, önüne geçilemez bir merak ve keşfetme arzusunu körükleyen mistik bir unsur olarak varlığını ortaya koydu.

 Jerry Lee Lewis, Ray Charles gibi piyanistlerin solo’larını cazip bulup kulaktan çıkartıp doğaçlamanın gizemini çözmeye gayret ederken birden kendimi John Lord, David Palmer, Keith Emerson, Ricky Wakeman, Chuck Leavell gibilerini takip ederken buldum. Lise dönemine geldiğimde o güne dek dinledigim müziklerdeki gerek armoniye gerek doğaçlamaya dair derinliğin beni tam olarak doyurmadığı, tatmin etmediği hissine kapıldığımı hatırlıyorum. Bilemiyorum, belki de herşey hazır olmakla, daha da önemlisi neye ihtiyacınız olduğuyla alakalı... Yine babamın sahip olduğu mütevazı caz arşivi bir şekilde devreye girdi. Önce Oscar Peterson ve Erroll Garner’ı, akabinde Dizzy Gillespie’yi ve Buddy Rich’in “Tuff Dude” albümü vasıtasıyla Kenny Barron’i dinleyip cok etkilendiğimi anımsıyorum.

Ardından Art Tatum ve Aydın Esen’in müzikleriyle tanıştım. Art Tatum’la ilgili ilginç bir anım vardır, dilerseniz paylaşabilirim.
Lise birinci veya ikinci sınıftaydım. Cüneyt Sermet’in “Caz’in Içinden” kitabının etkisiyle harıl harıl Istanbul’daki kısiılı sayıdaki müzik mağazalarında Art Tatum’a ait herhangi bir kayıt arıyordum. Tam da umutsuzluğa düstüğüm bir anda yanıma biri yanaştı. Beni mağaza sahibine Art Tatum’ı sorarken duymuş olsa gerek, olumsuz yanıt aldığımı duyunca şaşkınlık içinde sordu: “Sen Art Tatum’i nereden duydun bakim?” Ince uzun, hafif kır saçlı orta yaşlarda bir beydi ilgilenen. Adına okuduğum caz tarihi kitaplarında rastladığımı, kendisine ait hiçbir kayıt bulamadığımı söyledim. Beyefendi mağazalarda bulamayacağımı, fakat kendisinde Tatum’a ait plaklar olduğunu ve benim için bir kaset derleyip karşılaştığımız mağazaya bırakabileceğini soyledi. Çok heyecanlandım elbette, adamcağıza defalarca teşekkür ettiğimi hatırlıyorum. Ya ertesi gün ya da birkaç gün sonraydı sanırım; karşılaştığımız mağazaya tekrar uğrayıp Art Tatum kasetimi teslim aldım. Kaset halen arşivimin baş köşesindeki yerini korur. Gizemli kişinin kim olduğu da elbette halen bir muamma.

 Caz müziğinin kendine has büyüsü beni avucunun içine alır almaz gerisi çorap söküğü gibi geldi. Kendimce kulağımın yeni yeni alışmaya başladığı bu gizemli müziğin sırrına vakıf olabilmek adına saydığım müzisyenlerin çaldıklarını dinleyerek deşifre etme ve anlam verme gayretine soyundum. Tüm bu süreç boyunca oturup etraflıca bu uğraşımın beni nereye götüreceği konusunda düşündüğümü pek hatırlamıyorum...

Benim için esas olan uğraşın, arayışın, sürecin kendisiydi. Dolayısıyla henüz liseden mezun olmadan bir şekilde kendiliğinden hayatımın izlemesi gerektiği yolun bu yol olduğunu sezmiştim. Öncesinde de, esnasında da, sonrasında da bu sezgimi ve kararımı sorguladığım cok zamanlar oldu; halen de şu ya da bu sebepten benzer bunalımlar yaşadığım oluyor. Sadece geçmişteki sebeplerle bugünkü sebepler arasında farklılıklar var; örneğin kendimden, yetilerimden veya kararlılığımdan yana şüphelerimi geride bıraktım. Içsel dünyamdaki dalgalanmalar, zihinsel oyunlar, hayatın getirdikleri vs. her tür içsel mücadele, akıl yürütme ve derin düşünmenin neticesinde galip gelen taraf içimdeki müzik ve bu yolla kendimi özgürce ifade etme gerekliliği, arzusu oluyor. Aksi taktirde bulunduğum noktaya gelmem mümkün olmayacağı gibi daha ileriye yol alma, gelişme, büyüme, öğrenme karşısında gösterdiğim merak, heyecan ve adanmışlığı, bir anlamda teslimiyeti kendimde bulamazdım. Benim için müzik yapmak soluk almakla eş anlama geliyor. Yolculuğumun başından bu yana bana destek olmuş, refakat etmiş olan herkese müteşekkirim.

Cazın geçer akçe olmadığı bir ülkede, ya da daha özelleştirirsek, anadilleri arasında caz dilinin olmadığı bir ülkede müzik yapmanın sizce avantajları ve dezavantajları nelerdir? Dezavantajları olduğu muhakkak; zaten cevabı sorunun kendisi veriyor. Avantajları olabileceğini size düşündüren nedir?
"Neyseki ülkemizde artık `Kral Çıplak` diyebilen bir kesim yetişmeye başladı."

Bir an için durup düşünmeme müsaade edin...

Kendi deneyimimden yola çıkarsam, en büyük engellerimiz cehalet, eğitim sistemindeki yetersizlik ve ardından profesyonel müzisyenin performans olanaklarındaki kısıtlılık.
Gerekli kültürel zemin yıllar içerisinde hazırlanamadığı için, sadece cazda değil müziğin hatta sanatın her dalında büyük eksikler mevcut. Var olan yapının da zaten pek elle tutulur tarafı yok. Bu yapı içerisinde ilkeli, kişilikli duruş sergileyenler maalesef azınlıkta. Paylaşımdan, sağlıklı bir iletişimden ve usta-çırak ilişkisinin nimetlerinden beslenebilmek pek azımıza nasip olabiliyor. Genel tablo böyle olunca art niyet olmasa da kurumsal düzeyde de, özellikle emeği ucuzlatmaya yönelik olumsuz yaklaşımlarla karşılaşılıp ciddi uyuşmazlıklar yaşanıyor. Bu kültürel çoraklık ve bilgisizlik karşısında, üreten ve üreterek var olmayı ilke edinmiş müzisyenin hapsolunmuşluk hissine kapılmaması işten bile değil. Devamlı mücadele halinin yorucu, yıldırıcı ve yıpratıcı bir tesiri olduğu muhakkak. Duruma olumlu tarafından bakmaya çalışırsak, bu deneyimlerin kendimizi sayısız yönden sınamanız açısından zorlu ama etkili karşılaşmalar olduklarını da kabul etmek mümkün olabilir...

Farklı bir açıdan yaklaşmayı deneyelim: Oportunist bir güdüyle, hazır etrafta sanattan, müzikten, cazdan vs. fazla anlayan yok diyerek meydanı boş bulmuşken, muayyen düzeyde bir bilgi ve vasat bir kabiliyetle birden yükseğe oynayıp bu işin erbabı kesilmeniz, dolayısıyla muhatap aldığınız kişileri de bu konuya kolayca ikna edebilmeniz mümkün. Biraz da girişimci bir yapınız olduğunu hesaba katın; etki alanınızı pekala genişletebilir veya ülkedeki sözüm ona “entellektüel” cahil kesimi kafa kola alıp istediginiz gibi at koşturabilirsiniz. Ticari başarının yanı sıra, kendinizi kisa zamanda “sanatsal” anlamda bir “usta”, “duayen” veya “deha” konumuna getirebilmeniz işten bile değil. Neyse ki ülkemizde artik “Kral çıplak!” diyebilen bir kesim yetişmeye başladı. Maskeler düşmeye başladı, bir dönem gecikmeli de olsa kapanmaya başladı. Bilgi çağında, elinizde bir de YouTube vb. sınırsız bilgi kaynağı ve erişim özgürlüğünüz olduğunu göz önünde bulundurursanız, aksini beklemek ve değişime bu denli direnmek bağnazlıktan öte ahmaklık olarak adlandırılırdı herhalde...

Circle of Life’da yeralan Beatles bestesi “Here, There and Everywhere” hariç, albümlerinizde yer alan tüm icralar sizin bestelerinizden oluşuyor. Birlikte çalıştığınız müzisyenler bestelerinizi nasıl karşıladılar?
Aslına bakarsanız hiç beklemediğim kadar olumlu geri dönüş aldım diyebilirim. Prodüktörüm Nils Winther’dan her iki albümümü de onurlandıran müzisyenlere hatta henüz stüdyoya girme şansı bulamadığımız birlikte çalma ayrıcalığına eristiğim diğer müzisyen arkadaşlarıma kadar aldığım tepki ve yorumlar hep olumlu yönde oldu. Açıkçası onların bu cesaretlendirmesi sayesindedir ki bir besteci/şarkı yazarı olarak kendime duyduğum güven kuvvetlenmeye başladı. İlk albümüm Circle of Life’tan bu yana genelllikle hem meslektaşlarım hem de eleştirmenlerden müziğimle ilgili duyduğum ortak nokta teknik/teorik, soğuk bir kompozisyon anlayışından ziyade anlatımın ön planda olduğu zengin melodik ve armonik dokuya sahip “şarkı”lar bestelediğim vurgusu oldu. Kendimi ne besteci ne de çalgıcı olarak kesinlikle olgun ve yeterli bulmamakla beraber bu ve benzeri tespitlerin en azından özgünlük ve hikaye anlatıcılığı yolunda doğru iz üzerinde olduğuma dair cesaretlendirdiğini itiraf etmeliyim.

Yurtdışındaki tanıtım yazılarında, müziğinizde, etnik kökeniniz de dahil yetiştiğiniz toprakların izinin görüldüğü yazıldı. Bu, pozitif bir vurguya sahip olsa da, soyadınızdan hareketle yapılmış ‘önyargılı’ bir tespit midir? Yoksa siz de ‘yerel’ öğelerin müziğinizde belirgin olduğunu düşünüyor musunuz?
Belki bizler için durum böyle olmayabilir fakat bu toprakların kokusuna, tadına aşina olmayanlar için bizim coğrafyamızın müzisyeninin çok ufak bir dokunuşu dahi bu şekilde algılanıyor olabilir. Şahsen batı müziğinin içine doğmuş ve neredeyse tamamen bu müziğin etkisinde yetişmiş biri olarak, hatta bir de Frankofon bir eğitimden geçmiş bir kişi olarak bir takım yerel müzikal öğelerden bilinçli feyz aldığımı, bunları müziğime yamaladığımı veya benzer bir gayret içinde olduğumu söylemek pek gerçekçi olmaz. Fakat şöyle bir gerçek var ki, kişisel bir tercih olmaktan öte soluduğumuz bir hava, doğrudan ya da dolaylı etkisinde kaldığımız bir yaşam, bir gelenek mevcut.

Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği, Ermeni Halk veya Kilise Müziği, Arabesk vb. türleri etüt etmeksizin öyle ya da böyle eser miktarda dahi olsa etkilerinde kalmış olmam pekala mümkün. Neticede bunların ortak yaşamımızın da bir gerçeği olduğunu fark etmek gerekir. Kaldi ki, ben sezgi, his ve düşüncelerim ışığında duyduğum sesleri organize etmeye çalışırken hayal dünyama herhangi bir sansür uygulama, bu anlamda bir elemeden geçirme gibi sanatsal yaratı sürecinin doğal işleyişine aykırı bir engellemede bulunmayı asla düşünemem. Dolayısıyla bahsettiğiniz tespitte bulunan bir kaç farklı eleştirmen ve yazarın olduğu doğrudur. Fakat bu tespitler müziğimin genel kontekstiyle ilgili değil, albümlerimde yer alan bir veya iki kompozisyonun belli pasajları göz önünde bulundurularak yapıldı diye düşünüyorum. Şahsen önyargılı bir yorum olarak algılamadım. Aksine Batılı dinleyicinin kulağına halen farkli birkaç nağme, ezgi veya ritim egzotik hatta egzantrik gelebiliyor. Negatif bir özellik yerine olumlu ve özgün bir karakteristik olarak değerlendirildiği de çoğunluktadır. Bunun en belirgin örnekleri ilk albümümdeki “Melancholia” ve yeni albümümdeki “Der Zor”dur. Özetle anlatmaya çalıştığım hikayenin tek bir anında, bir bölümünde veya tamamında yöresel/yerel bir ritm veya ezgi kendiliğinden esinlenmemde belirdiyse bu renklerden hikayemi yoksun bırakmam hem haksizlik, hem hayal kurma ve ifade özgürlüğüme sekte vurmam anlamına gelir. Buna da pekala “Faşist” bir yaklaşım denebilir; doğama ters düşmem mümkün olmaz.

Konuyla ilgili son bir şey eklememe müsaade ederseniz; özellikle son üç yıldır aktif olarak uluslararası isimlerle müzik yapma şansını yakalamış biri olarak çok net olarak şunu belirteyim: İnanın gerek Avrupalı gerekse Amerikalı müzisyenlerin en ilginç ve özgün buldukları, ısrarla seslendirmek istedikleri parçalarım hep ucundan da olsa bu izleri taşıyan şarkılarım oldu. Tekrar altını çizmek isterim; mesele bir motifi veya kalıbı birebir alıp kullanmak değil, size veya bana hiç yerel tınlamayan bir pasaj, sırf dokunuş ve vurgusundan ötürü, müzikal deyimiyle “cümleleme”sinden (phrasing) ötürü bir Batılı’da etnik etkileşim hissini uyandırabilir, uyandırabiliyor.

"Birlikte çaldığınız müzisyenlerin müzikal kişilik ve ifade özgürlüklerine saygı göstermelisiniz."

Eddie Henderson son albümünün adını, Miles Davis’in zamanında ona verdiği bir öğütten türettiğini söylüyor. “Birlikte çalışacağın müzisyenlere sadece taslak sun; gerisini onların doldurmasına ve tamamlamasına izin ver. Kollektif bir portre insanın kendi portresinden daha iyidir.” Geride bıraktığınız iki albümde sizin tavrınız, yaklaşımınız nasıldı? Düzenleme ve doğaçlama dengesini nasıl kurguluyorsunuz?
Bu konuda birbirinden farkli yaklaşımlar ve tercihler olabiliyor. Mesele sadece sizin kafanızda neyi ne kadar duyduğunuzla da sınırlı değil. Müziğin nefes alabilmesi, daha doğal akabilmesi için hassas bir dengeye ihtiyaç olduğu kesin. Kontrol veya serbestlik ya da kontrollü serbestlik de olabilir pekala. Bir yanda şans faktörü öte yanda çok çalışıp ögrendiğimiz bir yığın kural, formul ve teknik de mevcut.

Ben genellikle esin esnasında çok net hisstedip duyduğum bir müzikal pasaj, motivik veya ritmik detay olmadıkça soz konusu fikri kaleme alıp müzisyen arkadaşlarımın dikkatine sunmayı tercih etmiyorum. Mümkün olduğu kadar sade ve anlaşılır bir eskiz/taslak sunmayı seçiyorum. Sözlü izahatin ardından birkaç tekrarlık icradan sonra zaten aşağı yukarı hersey yerli yerine oturuyor. Müzik zaten kendini var etmenin yolunu biliyor, buluyor, bulduruyor. Ses ve tınıların birlikteliği tahminimizin ötesinde bir birleştirici güce ve ortak şuurluluk haline tesvik edici bir tesire sahip. Elbette beraberinde ekstra veriyle gelen temalar, sizin onlari aynı etkiyle duyurabilme arzunuzla cok daha detaylı direktiflerle notaya dökülebiliyor. Neticede bu da doğal bir sürec. Bizim müziğimizdeki yani cazdaki lüks de burada devreye giriyor zaten. Örnegin yoğun enformasyon yüklü bir temanın ardından cok daha ferah bir solo formu öncesindeki yapının sertliğini, kesinliğini veya bir anlamda kısıtlayıcılığını ortadan kaldırmış, sözü solistin hayal ve ifade dünyasına bırakmış oluyor. Zaman zaman siz belirtmemiş olmanıza rağmen stildeki farklılık veya eserdeki girift doku sebebiyle müzisyenlerin birer icracı olarak daha fazla veri/notasyon talep ettikleri de oluyor. Benim her iki albümde de yaşadığım durumlar ve kaydettiğimiz müziklere yaklaşımım bu bahsettiklerimin tam bir karışımı oldu diyebilirim. Buna rağmen gerek çalımlar esnasında gerek sonrasında dinlerken yazı dilimde çok daha yalın ve ferah olmamın gerekliligini hissettiğim, hem kendimi hem de meslektaşlarımı belirli bir yöne şartlandırdığım ve ifadelerini kısıtladığımı gözlemliyorum. Bunu da bir özeleştiri olarak kenara yazdığımı söyleyebilirim.

Bir diğer önemli unsur da birlikte çaldığınız müzisyenlerin müzikal kişilik ve ifade özgürlüklerine saygı göstermek. Bunun için uygun ortamı, uygun özgürlük alanını yaratmakla yükümlüsünüz. Size aitmiş gibi gözüken hikayeniz, siz onu paylaşmadıkça, karşı taraftaki etkisini ve yansımalarını dikkate almadıkça hiç bir ilgi çekici yanı olmayan cansız, kuru bir laf kalabalığına dönüsebilir. Aksine hikayenizin sizden, sizi ifade eden notalardan yükselerek ulaşması diğerinin deneyim ve tepkileriyle büyüyerek, zenginleşerek hem size hem dinleyiciye geri yansıması/dönmesi ideal olandır. Öyle ki en nihayetinde zamana karşı durabilen, sadece bir anın veya dönemin değil tüm zamanların eseri; sanat olabilsin: Herkesin her zaman yüzleşmek, hatırlamak, tekrar tekrar tatmak isteyeceği bir hale dönüşsün. Bu döngü tamamlanmadan ürettiklerimizin kişisel tatminimizden öte bir amaca hizmet edebilecegine inanmıyorum.

İkinci albümünüzde sizi, hem besteler ve hem de icra ediş stiliniz açısından daha ‘modern’ bulduğumu söylesem?
Olabilir; kanımca bu tür tespit veya analizler genellikle biraz göreceli olabiliyor. “Modernite”den kastedilenin ne olduğu verilecek yanıt için belirleyici olabilir. Diğer yandan bu soruya verebileceğm bir yanıt olmayabilir de. Terim müzisyenler arasinda kullanılırken dahi farklı anlamlar yuklenebiliyor. Kimi çok derinlemesine düşünmeden alışılmış tınılarin biraz dışında olana “modern” diyor. Kimi daha kompleks bir yapi sezdiginde, kelimeyi sanki bir anlamda “basit”in karsitiymis gibi kullaniyor. Bir diger kullanim sekli de caga uygun, icinde bulundugumuz donem ve bu donemin karakteristik ogelerini barindiran eser veya calimlara “modern” etiketini yapistirabiliyor. Ben ne bestelerime sekil verirken, ne de dogaclama esnasinda veya oncesinde herhangi bir sartlanma icine sikismak istiyorum. Geleneksel olanla cagdas olan ya da basit ve zor veya sade ve karmasik olan arasinda keskin bir cizgi oldugunu dusunmuyor, en azindan konuya bu sekilde yaklasmayi tercih etmiyorum. Elimden geldigince, kabiliyetim ve bilgim cercevesinde dogal olani yakalamaya, dengede durmaya gayret ediyorum. Hatta burada gayret kelimesi bile bir nevi zorlamayi cagristirdigi icin “anin ruhu”nu yakalamaya odaklaniyorum demem daha dogru bir ifade olur sanirim. Yeni albumdeki parcalarin etki olarak daha ice donuk oldugunu soyleyebiliriz. Temel aldigim armonik yapi, form anlayisim veya dogaclama dilimde degisiklikler olmuş olabilir. Ümit ederim ki bu farklilaşmalar gelişip olgunlaşma yönünde olsun.

İlk albümünüzde Hrant Dink anısına yaptığınız bir bestenizi icra etmiştiniz. İkinci albümünüzde de Ermeni tarihindeki acı bir hatıranın izlerini taşıyan Deyrezor şehri adına yapılmış bir bestenizi yorumladınız. Söylemeden edemeyeceğim, her ikisi de kelimenin hakiki anlamıyla şiirsel nitelikte besteler ve icralardı. İçinde hiçbir söz barındırmayan bir müzik parçası politik olabilir mi?
Nazik iltifatiniz icin cok teşekkür ederim. Bu ve benzeri sarkilari bestelememdeki tek motif vicdani, insani sorumlulugumdur. Herhangi politik veya siyasi güdü neticesinde ortaya çıkmış zorlama eserler değildir. Daha ziyade birer ağıt niteliginde, yansitabildigim olcude manevi birer ithaf niteligi tasirlar sadece; baska bir amac gutmem de mumkun degil zaten. Ben insanlari ayiran hicbir ogeye inanmam, farkliliklari birer ayirici provokatif unsur olarak gormem mumkun degil. Bu oncelikle benim yaradilisima aykiri. Birbiriyle celisen, zit kutuplarin, goruslerin, yaklasimlarin bir arada uzlasim icerisinde inanan ve aciklayamayacagim bir sekilde bu zitliklarin, bir anlamda dogru ve yanlislarin hepsinin hem dogru hem yanlis, hem gecerli hem gecersiz oldugunu, dolayisiyla aslinda ortada bir kutuplasmanin olmadigini, bunun sadece zayıf zihinlerimizin ve karakterlerimizin çarpık bir oyunu olduğunu seziyorum. Elbette ben de bu oyuna çoğunlukla kapılıyorum; fakat dingin zamanlarımda görebildiğim, sezebildiğim gerçekliğin kelimelerle ifade buluşunun en yakın ifadesi bu “görünürde” zıtlıkların bir arada uyum içinde var olabileceği şekilnde...

Sorunuza dönecek olursam; enstrümantal bir müzik eserine bestecisi doğrudan politik çağrışımı olan bir başlık atmadıkça dinleyici tarafindan böyle bir anlam çıkartabilecegini veya dinleyende doğrudan bu tür bir his uyandirabileceğini düsünmüyorum.

"Bir süredir birlikte çaldığımız Avrupalı dörtlümle de İstanbul Caz Festivali kapsamında 14 Temmuz’da Salon IKSV’de sahne alacağız."

Bahar ayaları oldukça hareketliydi. Yeni albümünüzün tanıtımı için [yurtiçinde ve] yurtdışında bir turne planlıyor musunuz?
Mayıs ayında ağırlıklı olarak Istanbul’da hem özel hem halka açık bir dizi konser verme imkanı yakaladım. Bana, NY seyahatlerimden tanıdığım müzisyeler John Ellis, Ron McClure ve Gerald Cleaver eslik ettiler. John’la tanışmama yeni albümüm “Leap of Faith”te yer alan Chris Cheek, Gerald’la bir araya gelmemize ise Ron vesile oldu diyebilirim. Keyifli bir mini turne oldu. Birlikte geçirdiğimiz zamandan herkes memnun kaldı ki önümüzdeki sezon için şimdiden planlar yapılmaya başlandı. Görünen o ki hem bu ekiple hem de farklı sürpriz isimlerden oluşan bir veya iki karma grupla Kasım ayından itibaren öncelikle Amerika olmak üzere yeni bir konser serisi gerçeklestireceğiz.

Ayrıca, yine bir süredir birlikte çaldığımız Avrupalı dörtlümle de Istanbul Caz Festivali kapsamında 14 Temmuz’da Salon İKSV’de sahne alacağız. Bu ekibim; Amerikalı saksofoncu/besteci Andy Middleton, Avusturyalı basçı Johannes Strasser ve Isviçreli davulcu Joris Dudli’den oluşan karma bir grup.

Sizce cazın kalbinin attığı bir şehirde, mesela New York’da Burak Bedikyan’a bir yer var mı? Umarım yaşamınızın çizgisi önünüze yaratıcılığınızın sınırlarını zorlayacağınız imkanları çıkaracaktır; sanatsal özgürlüğünüzü sonuna kadar yaşayacak maddi olanaklara sahip olsa, Burak Bedikyan neleri yapar?
Olumlu temenniniz için gönülden teşekkür ederim. Neden olmasın? Kendini samimiyetle, özgün bir şekilde anlatabilme gayretinde olan her sanat emekçisi için dünyanın hemen hemen her köşesinde mutlaka bir yer vardır. Benim için neden olmasın? Korkuları, güvensizlikleri geride bırakmak, engellerin üzerine kararlılıkla yürüyebilmek lazım.

2013’te ilk albümüm “Circle of Life"in SteepleChase tarafindan yayınlanmasından bu yana haliyle uluslarası bir güzergah kendini belli etmeye başladı. Amerika’dan İspanya’ya, İngiltere’den Tokyo’ya birçok ulkede saygın caz yayınları her iki albümümden de beğeniyle söz ettiler. Yeni çalışmamın da bu anlamda meyvelerini almaya başladım. Bunun akabinde Canada, NY ve İspanya’da, hatta Hawai’de “Circle of Life” ve “Leap of Faith” radyo kanallarının konuğu olmaya başladı. Ne mutlu ki, biraz ağır bir ilerleyiş söz konusu olmakla beraber tüm olumlu referanslar gitgide daha fazla uluslararası performans olanağının yolunu hazırlıyor. Kapı kapıyı açıyor diyebilirim. Aynı şekilde tanıştığım, beraber çalma veya kayıt yapma şerefine nail olduğum müzisyenler de benzer tekliflerle bana geri dönüyorlar. Henüz geçtiğimiz günlerde kendi projelerine dahil olmamla ilgili iki önemli isimden teklif aldım. Sorunuzun ikinci kısmı burada önem kazanıyor. Ülkemizin çeşitli sebeplerden sanatla uğraşan kimseler için ideal ikamet noktası olduğunu söyleyebilmek ne yazik ki çok güç. Eğitim sisteminin sig yapısının doğal neticesi kültürel çoraklıkla bir araya gelince kişisel gelişim ve özgür ifadenin önü de kesilmiş oluyor. Herşey zoraki bireysel çabalar ve şahsi kaçış/kurtuluş planlarıyla neticeleniyor.

Neler yapacağıma gelince, önceliğim muhtemelen daha hızlı yol alabilmek ve eksiklerimi bir nebze tamamlamak adına ya ciddi bir kurumun master programına kaydolmak ya da hayranı olduğum ustaların yakasına yapışmak olur.

Cazın bugününü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ilginç ve heyecan verici buluyorum. Caz müzisyenlerinin tıkandığının dolayısıyla cazın kısır döngü içine girdiğinin ısrarla vurgulandığı bir dönemin ardından, ki kısmen katıldığım bir tespittir, farklı uyanışların ve yaratıcı atılımların filizlendiğini düşünüyorum, gözlemliyorum. Yeniliğe kapalı cevreler açısından bu değişim rüzgari cazın “öldüğü”ne işaret edebilir; ben aksine dirildiğini düşünüyorum. Elbette bu uyanış veya bir başka deyişle bu genişleme/açılım genellenemeyebilir fakat kendi adıma ilham verici müzisyenler ve müziklerle sıkça karşılaştığımı söylemeliyim. Eskiden konuştuğumuz, okuduğumuz beylik tanımlar hatta cazın temel karakteristikleri arasında saydığımız kimi kıstaslar, nitelikler geçerliliğini kaybetmiş daha doğrusu kendilerini güncellemiş olabilirler, ki bunların başında “swing” anlayışını doğrudan etkilemiş olan ritmik ve cümleleme anlamında melodik/lineer farklılıklar geliyor kanımca. Geleneğe halen büyük bağlılığı, sevgisi ve hayranlığı olan biri olarak, bu değişimin bir gereklilik, zorunluluk olduğunu düşünenlerdenim. Form ve armonik muhtaeviyat olarak Avrupa’nın çok daha önce uyandığı bir çok unsurun, belki biraz geç de olsa NY sahnesi tarafindan farkedilip, kuvvetli bir tarih bilincinin de sağladığı avantajla çok daha derinlemesine işlenerek, tam manasıyla bir “fusion”a, bir kaynaşmaya ön ayak olduğu bir gercek. Her yerde her dönemde olduğu gibi purist’ler, gelenekselciler elbette mevcut ve var olmaya devam etmeliler, çünkü bu yaşatılması gereken, halen feyz alınması mümkün, her an başvurulanabilecek engin bir derya (kaynak). Bunun yanısıra sınırların kalktığı, bop, mainstream, free, avant-garde, etnik, kuzey vb. kısıtlamaların iyiden iyiye belirsizleştiği, belki de bu yüzden tanımlamaktan kaçındığım, tanımlamakta güçlük çektiğim, hatta buna ihtiyaç duymadığım “unique” bir çağdaş “Caz” oluşumu var karşımızda.

Son soru biraz klişe olabilir ama cevabınızın biz dinleyiciler açısından önemsiz olduğunu sanmıyorum. Caz nedir? Sanat mı Zanaat mı? Onu diğer müzik türlerinden ayrı bir yere koymamızın nedeni nedir sizce?
Böyle büyük sorulara verecek büyük yanıtlarım yok maalesef. Bunların hepsi göreceli konular. Bakış açısına göre farklı tanımlar, farklı doğrular ortaya konabilir. Çok kesin bir dille cevaplamaktan çekindiğim büyük sorular. Çelişkili çıkarımlar yapabiliriz fakat bir bakmışız bunların tamamı hem doğru hem yanlış olabilir. Bilemiyorum, otoriter bir tavırla şu şöyledir bu böyledir gibi kesin, keskin söylemlerde bulunamam. Eskiden olsa belki ama artık büyüdüm.

Sizce Caz nedir? Neyse odur! “Sanat”la “Zanaat”ı birbirinden ayrı tutmak niye? Birinden birisi olmak zorunda değil, kaldi ki biri olmadan diğeri olabiliyor mu ki? Esas soru cazın oluş haliyle sizi mutlu edip etmediği, besleyip beslemediği. Bu sorunun yanıtı daha kıymetli. Kaldı ki bugün için hissettiğinizi belki yarın hissetmeyecek veya bugün düşündüğünüzle yarın hem fikir olmayacaksınız...
Bu müziğin benim için özel olmasının başlıca sebebi sanırım spontaneliği ve tanıdığı özgür ifade alanı. Gelişigüzel, başıboş bir serbestlikten değil, kontrollü, etik, empati üzerine kurulu bir gerçeklikten bahsediyorum. Defalarca kendimle yüzleşme, kendimi değerlendirme imkanı sunması, hayal gücümü, zihnimi ve bedenimi her defasında bir basamak daha öteye taşıma zorunluluğu da çabası.

Okunma 1145 defa Son Düzenlenme Perşembe, 17 Eylül 2015 20:09
Submit to DeliciousSubmit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

Layouts
Colors